Sevgi, Nasıl da Yeterliydi?

Neoliberal Çekirdek Ailenin Eleştirisi ve Çözüm Önerisi Olarak Yeni Geniş Aileler: “İlgi Grupları”

Keşke bir sihirli değneğim olsa ve hepinize geniş birer aile verebilsem, hepinizi bir Ibo ya da Navajo ya da Kennedy yapabilsem.

 – Kurt Vonnegut, Ülkesiz Bir Adam

Kapitalizm, bize bireyciliğin ve anti-kolektivizmin sonuna kadar yeşerebileceği, cesur ve ilerici bir ideoloji olarak tanıtıldı. Fountainhead’in Roark’u pirinç teni ile uçurumdan suya dalarken, Yeni Amerika İmparatorluğu ve tasavvur ettiği dünya da bireyciliğin arkasına saklanmış narsisistik bir tüketim toplumu üretme hayallerine daldı ve sudan” American Dream” dediğimiz nevrotik anlatı çıktı. Merkezinde de Çekirdek Aile veya İngilizce ve o dönemin ruhuna fazlaca uyan haliyle “Nuclear Family” vardı. Fakat Neoliberalizmin çıkışı ve Fordizmin ölümü ile aile kurumu, kapitalist baskının başat üreticisi ve aklayıcısı haline geldi. Bu yazıda bu sorunun damarlarında akan irini inceleyecek ve bir tedavi arayacağız. Tedaviyi de Bookchin’in bir çeşit geniş aile olarak tanımladığı “ilgi gruplarında” bulacağız.

1- Çekirdek Aile Nasıl Bireyciliği Nevrotik Bir Narsisizm ile Değiştirdi?

Sanayi devrimi ile üretim şehirlerde toplandı, köy ve kasabalardaki çalışabilir nüfus da geniş ailelerini bırakıp şehirlere para kazanmaya geldi. Tarlada çalışan veya zanaatle uğraşan ailelerin çocukları, aile işlerini devam ettirmeyip, “fabrikaların ve şirketlerin” kimliklerinin önemsiz birer parçası oldular. Böylece aileler de işleri, yaşadıkları bölgeler ve üretimleri üzerinden tanımlanamamaya başladı. Bu yeni hane yapısı; şehirlerin küçük odalarında yaşamakla problemi olmayan, mobil bir iş gücü oluşturdu fakat sistemin bekası için, bu durumdan tatmin olmayanların bir şekilde susturulması gerekliydi. Sonuçta bu yeni hane yapısı, soğuk savaş döneminin moda jargonuyla birleşti ve bireycilik paketine “Amerikan Rüyası” denilen medya bandı ile sarıldı. İşte neoliberal “Nuclear Family” veya bizim dilimizdeki Çekirdek Aile böyle ortaya çıktı. Çekirdek aile, yeni tüketim sistemine oldukça iyi oturdu: hane sayısı arttıkça ve haneler küçüldükçe, münferit aile ihtiyaçlarına olan talep de arttı. Geniş aileler, bu aile tipinin normalleşmesi ile bölündü ve hatta özgürlüğün ve özel hayatın baş düşmanı gibi anılır oldu…
Neoliberal sistem ise toplumun bu görece yeni en küçük hücresini çok işlevli bulmuştu. İnsanlar özgürlük ve mobilite bahaneleri ile geniş aile olarak yaşamayı reddeder hale geldi. Üstüne çekirdek aile kurmak bir kendini gerçekleştirme ödevi olunca aile mefhumu da “mezun olunacak” bir kurum olarak görülmeye başlandı. Bu durum, çocukları, aile hayatları ne kadar iyi olursa olsun- aileyi sırtlarında bir yük, özgürlüklerine bir pranga olarak görmeye itti. Çünkü kendini gerçekleşme hedeflerinden biri bu çekirdek aileyi yıkıp, yeni bir çekirdek aile -ki parçalanmaya doğası gereği mahkûm olan bir ailedir bu- oluşturmak olmalıydı. Böylece aile içindeki sevgiye dayalı olabilecek bağlar zayıflatıldı ve çocuklar, ebeveynlere karşı bir saatli bombaya dönüştürüldü. Ebeveynler ise çocuklarını geleceğe hazırlamak için onu kendilerinden bir yakın, bir uzak tutarak eğitmeye çalıştılar. Çocuğu, ailenin itaatkâr fakat aynı zamanda bencil birer ürünü yapmak için çocuklarının her hareketini fazlaca analiz eden ve geleceğe dair felaket senaryoları kuran bir paranoya makinesine dönüştüler. Çocukların ebeveynlere, ebeveynlerin çocuğa düşman olduğu; iki tarafın da birbirinin sırtında yük olarak görüldüğü hastalıklı bir aile hayatı oluşturuldu ve sevgi ile aile kavramı birbirinden uzaklaştı. Bu yük olma hali çocuğu sonsuz bir kendincil nevroza itti: hem ailesi tarafından kabul görmeli hem onlardan kurtulmalı hem de kendine yeni bir hayat kurmalıydı. Bu nevroz; bireyi, kendinden başka birinin gerçekliğini düşünemeyecek derecede kaygıya hapsetti ve onun toplumsalla olan ilişkisini kesti. Hatta aile üyelerimizi sevsek de sistem bize onlardan kopmamız gerektiğini öğütledi ve bizi sonsuz bir “sosyal izolasyona” itti.
Bu sosyal izolasyon doğduğumuz ilk andan itibaren üstümüze karanlık bir gökyüzü gibi çöktüğü için de henüz birey olamamış “bireyler” dünyayı, toplumla beraber yaşanacak, insanlarla güvenli bağlar kurulacak bir yer olarak değil nevrotik bir narsisizm ile anlaşılan ve merkezinde sadece “bireyin” kendisinin olduğu bir “simülasyon” olarak algılamaya başladılar. Artık her şey bireyin kendisi içindi, bireyle ilgiliydi. Bu algı, neoliberal çekirdek ailenin baskıyı bireye kodlamasına ve yeniden üretmesine alan sağladı. Böylece Neoliberal kontrol sistemleri insanların bilinçaltına “mümkün tek gerçeklikmiş” gibi işlendi. Bu durum toplumun alanlarını kalıcı olarak değiştirdi. Bir sonraki bölümde bu değişiklikleri inceleyecek ve kökenleri çekirdek aileye bağlanıyor mu ona bakacağız.

2- Kamusal “Bireyin” Ölümü ve Akışkan Yalnızlık 

Neoliberal çekirdek aile, yarattığı izolasyonla “bireylerin” dünya algısını nevrotik bir narsisizmle değiştirdi ve insanların hayatı merkezde kendilerinin olduğu bir “simülasyon” gibi algılamasına yol açtı. Richard Sennett bu durumdan The Fall of The Public Man eserinde, bireylerin hayatla alakalı her şeyi sanki sadece kendisini hedef alan ve sadece kendisi ile ilgilenen münferit ve kamusal olmayan- yani mahrem olan- olaylar olarak algılamasına yol açtı böylece kamusal olan her şey özellikle de Neoliberal hızlanma sonunda, mahremmiş gibi tepki görmeye başladı, diye bahseder.  Politikalar kamusal olaylarken, siyasetçilerin yaptığı magazinsel konuşmalar sanki dostlarımız veya tanıdıklarımızın skandal laflarıymış gibi tepki gördü. İnsanlar, kamusal olayları merkezde kendilerinin olduğu dünya anlayışı ile birleştiremeyince, körleştiler ve mahrem doğru ile kamusal gerçek ayrıldı. Şahsi olarak bize söylenmemiş, bizi veya “sevdiklerimizi” direkt olarak ilgilendirmeyen her şey “alakasız”, “yalan haber” veya “komplo teorisi” olarak adlandırıldı ve kamusal anlayış, kapitalist rasyonalizmden aforoz edildi. Kamusal “Birey” öldü ve her koyun kendi bacağından, kendi evinin salonunda asıldı. 

Kamusal alanın yok oluşu “ilişkilerimizi” de etkiledi. Her şey kendimiz ile alakalı olunca başkaları ile alakalı olan arkadaşlık, sevgililik, akrabalık, yoldaşlık, vs. bağların hepsi uzun süreli bir bağlılık ve söz gerektirdiği için öcüleşti. Sen zaten annenin babanın tahakkümünden kaçmaya çalışıyorsun. Çekirdek aile yağmurundan kaçıp arkadaşlık dolusuna mı tutulacaksın? denildi. Zygmunt Bauman bu durumdan, “eskiden kalıcı ve katı “ilişkiler” vardı şimdi ise akışkan “bağlantılar” tercih edilir hale geldi” diye bahsediyor. Situationshipler, networkler ve sorumluluğun buharlaştığı, tarafların birbirlerini sömürme yarışına tutulduğu daha nice sevgisiz bağlantı sosyal hayatı ele geçirdi. Sosyal alan da Bauman’ın dediği gibi “akışkan” hale geldi. 

Bu akışkan hale gelmiş sosyal alanda kurulan her bağlantı bir tüketimdir. Tıpkı çekirdek ailenin iç yapısında olduğu gibi herkes birbirine bir yük oldu. Sadece “bana yarar sağlıyorsan seninle bağlantı kurmak mantıklıdır” bakış açısı ile sevgi, yerini çıkara bıraktı. Çekirdek Ailenin bizi soktuğu narsisistik psikoz, insanları gördüğü her şeyi ve herkesi tüketmek isteyen ve dünyayı sadece kendisi ile algılayabilen tüketim canavarlarına dönüştürdü. Sadece tüketim üzerine kurulamayacak, özellikle de kolektif üretime dayalı topluluklar bu bakış açısı altında yozlaştı. Sadece bize yararı olan “bağlantılar” kurduğumuz için yararsız gördüğümüz her bağlantıyı kopardık, sosyal alanlarımızdan dışladık. Toplumsal alanlardaki topluluklar bu nedenle yavaşça çıkarcı ve bencil arkadaş gruplarına dönüştü, onlardan olmayan herkesi dışlayan ve en sonunda da kendisini içeriden kemiren hastalıklı bir birliktelik ortaya çıktı. Çekirdek ailenin bize bulaştırdığı bu virüs, bir anlamda yalnız bir faşizme dönüştü çünkü insanlar, sürekli bir yarar olmadıkça başkalarıyla bir kamusal alan paylaşmayı tahayyül bile edemez oldu. Hatta sevginin ve iyiliğin simülasyonunun simülasyonlarını yaşamaya çalışan topluluklar faşizm noktasında birkaç adım ileri gidip yarar sağlamayan bağlantıları sosyal alanlardan yok etmeye çalışır hale geldiler. Bunlara örnek olarak performatif “twitter” solcularını, nefretle örgütlenmiş tüketici gruplarını veya alt-right internet çetelerini verebiliriz. 

Kolektif üretim toplulukları veya herhangi bir sosyal topluluk, temel tahayyülünde sevgiye dayalı olmalıdır. Daha iyi bir dünya umuduna olan sevgi (STK’ler, siyasi örgütler, partiler vs.), bir sanata veya zanaata duyulan sevgi (sanat kolektifleri), bilime ve bilgiye duyulan sevgi (bilim toplulukları ve gönüllü eğitim alanları) gibi örneklerde olması gereken sevgiyi fark edebiliriz. Fakat sevgiye sahip insanlar bu sevgiye şans eseri tutulmamışlardır. Sevgiyi kovalamak, sevdiği şey için aksiyon almaktır bu insanların sevgisinin motorunu döndüren şey. Faşist bir baskıyı yeniden üretmeden sevmek ise neoliberal çekirdek ailenin üretimhanesinde kirlenmemiş yeni kamusal alanlar yaratabilir ve eğer yaratabilirse bu devrimci bir eylem haline gelir. Peki nasıl?

3- Devrimci Bir Eylem Olarak Sevgi ve Yeniden Üre(ti)mi 

Love doesn’t just sit there, like a stone, it has to be made, like bread; remade all the time, made new.

  • Ursula K. Le Guin, Lathe of Heaven

“Sevgi, sevginin yaptığı şeydir” der bell hooks. Sevgi, sevgi gibi görünür ve onun gibi hissettirir. Bunu yapabilen her şey içinde sevgi barındırır. Bunu yapabilen şeyleri yapmak ise yaratıcı bir üretimdir. Yani aşk, sadece doğru zamanda doğru yerde şanslı bir şekilde bulunduk diye başımıza gelen, bize Allah’ın ve kaderin bir hediyesi değildir. Aksine, aşk, aktif olarak ürettiğimiz, üretirken çilesini çektiğimiz, paylaştığımız ve paylaşarak çoğalttığımız bir üründür. Bu bakımdan dijital üretime benzer. Sevgiyi üretmek için ise istek ve kudret gereklidir. Sevmeye istekli miyiz? Sevmeye gücümüz yeter mi? Bunlara cevabımız evet olsa bile içimizdeki narsist nevroz bize şunu der: “Peki senin çıkarın ne?” Sevgi alınıp satılamayacak ise değersiz görülür ve muhasebesi tutulur. Hatta bireyler sevgi alıp vermeye mutabık haldeyken bile birbirlerini narsist nevrozlarının karanlık pelerinlerine sararlar ve artık bir çift olarak kendilerini dünyanın merkezine koyarlar (egotism á deux- Erich Fromm, Art Of Loving). Bir çift, potansiyel bir çekirdek ailedir. Bu potansiyelin içinde arkadaşlara, ebeveynlere, hobilere ve akrabalara yer yoktur. Neoliberal baskı fabrikasının yeni bir hücresi olmak kutsal bir görevdir ve eğer sevgilinle olan ilişkin dışındaki dünyadan yeterince kopuk, bağımsız ve uzak değilsen bu görevi yerine getiremezsin. Çiftin üyeleri münferit ailelerini yıkmalı ve yeni bir aile kurmalılardır, yeni hayatları da buna göre belirlenecektir. Yeni kurulan çekirdek aile için de bir kamusal alan yoktur. Her şey ya aile içindir ya da aile ilgilidir, değilse de önemsizdir. Böylece aile de narsist nevrozdan payını alır ve döngü devam eder. Birbirlerini severken, dünyayı sevmeyi bırakan insanlar gerçekten sevmeye istekli ve kudretliler midir? Sanmıyoruz. 

Peki ne yapmalı? Tıpkı vücudumuzu beslemek için toprağa ekin ektiğimiz gibi gönlümüze sevgi ekeceğiz, sevgi yeşersin ve serpilsin diye emek vereceğiz, hasadı da etrafımızla paylaşacağız. Sevgi üretimini ve dağıtımını, bunları özelleştirmiş neoliberal sistemin elinden geri alacağız. Nasıl mı? Sevgi tohumları bularak. Sevgi tohumu dediğimiz şey özellikle son yıllarda hayatımızdan koparılmaya çalışılan bir şey. Hobilerimiz, tatillerimiz, “sevdiklerimize” ayırdığımız zaman… Hepsi sermayenin saldırısı altında. Fakat eğer bunlara sahipsek, bunlar etrafında çekirdek ailenin narsist nevrozunu dışlayan ve bizi gerçekliğe karşı yalnız hissettirmeyen güvenli sosyal gruplar kurmak bize en mantıklı ve yapılabilir eylem olarak gözüküyor. Tıpkı bir tarım komünü kurmak gibi. Bu gruplara ise Bookchin “İlgi Grupları” diyor.

4- Yeni Geniş Aileler ve Kamusal Alanı Yeniden Kurmak

The reality of our life is in love, in solidarity… Love is the true condition of human life.

  • Le Guin, The Dispossessed

Sevgi tohumlarını yeşertebileceğimiz, bir diğer deyişle, sevdiğimiz alanlara uygun potansiyel topluluklar ya da gruplar bulmalıyız. Ortak ilgi, kaygı veya aksiyon etrafında toplanmış gruplar, bireylere ihtiyaçları olan sevgiyi; denk gelmiş arkadaş gruplarına nazaran daha rahat verirler ve aynı zamanda sevgiyi paylaşmak için de daha uygun bir ortam yaratırlar. Bireyler, bir şeylere duydukları sevgi ile sevgiye layık olur bu da bir sevgi döngüsü yaratır. Burada yazının başından beri bahsettiğimiz “İlgi Gruplarını” tasvir ediyoruz aslında. Bookchin, bu grupları İspanyol İç Savaşında görmüş ve devrimci idealler ortaklığında birleşmiş yeni bir tür geniş aile olarak anlatmıştır. Biz de sevgiyi sistemin tasavvur ettiğinden farklı şekilde yaratmanın devrimci bir eylem ve üretim olacağını söylemiştik. Bizce bu yeni ilgi grupları/geniş aileler, neoliberal çekirdek ailenin topluma ve bilinçlerimize verdiği hasarın şifası olabilir, böylece baskıya karşı hem ciddi bir tehdit hem de sığınak oluşturabilir.

İlgi Gruplarının yapısında hiyerarşiye yer yoktur çünkü hiçbir hiyerarşik yapı sevgiyi öncelemez. Sevgi de eylemsel yapısı gereği hiyerarşik olamaz çünkü üstün astı sevdiği bir sevgi yöntemi yoktur; bu durumlarda sevgi gibi görülebilecek her şey aslında bir kontrol aracıdır. Örneğin, çocuklarını (potansiyel) birer eşiti olarak görmeyen ebeveynler gerçekten çocuklarını seviyor mudur?)  İlgi Gruplarının tanımlayıcı özelliği sevgi olduğu için herkes en az ortaya koyduğu sevgi kadar değer görür ve o kadar da takdir edilir. Böylece “mezun olunacak” bir geçici aile yerine, ürettikçe ve sevdikçe sürecek bir “güvenli alan” oluşmuş olur. 

Burada sorulacak bir diğer karşı soru ise halihazırda elimizde bulunan devrimci örgütlenmelerinde neyin eksik olduğudur ki cevap açıktır, sevgi. Günümüzde sevgiyi önceleyen bir devrimci örgütlenme maalesef yoktur, hatta bir adım daha ileri gidip sevgiyi önemseyen bir örgüt yoktur diyeceğiz. Bu örgütler için sevgi yaşamın şirin bir parçası olsa da, toplumun nasıl yönetildiği ile ilgili bir kavram değildir. Bu yüzden ya kötü olmaktan ya da neoliberal nevrozdan kaçamazlar ve yozlaşırlar. 

İlgi Gruplarının ürettiği “güvenli alanlar” aynı zamanda kamusal insanı geri yaratmak için de bir hastane görevi görecektir. Kişiler ilgi gruplarını sevdikçe, sevgi eylemi kişileri ilgi gruplarındaki diğer insanların yüzleştiği kamusal sorunlarla yüzleşmek zorunda bırakacak ve kendilerini direkt olarak ilgilendirmese bile hayatın sorunlarını önemsemesini sağlayacak. Narsist nevrozdan uzak kurulmuş gerçek ilişkiler, kişilere toplumsal olanın önemini anlatacak ve toplumsal yaşamı yeniden duyumsamaya başlayacağız. İlgi Grupları hem şahsi hem de toplumsal alanda var olabildiği için şahsi olandan toplumsal olana organik ve sürekli bir geçiş uzamı oluşturacak ve böylece kamusal alanı kişiye geri kazandıracağız.

Dünya hakkında dertleri olan ve dünyayı iyiye doğru değiştirmek isteyen “bireylerin” de bu sosyal uzamı takip edip, değişim için güç bulacaklarına inanıyoruz.

Bu yeni geniş ailelerin bize asıl kazancı bizden çalınan bireyliğimizi geri kazanmaktır. Bizce ideal bir birey, kendi için seven ve sevdiği şeyler için dünyayı duyumsayan ve değiştirmek isteyen kişidir. Sevdiği şeyler etrafında ailelenmiş kişiler düşlediği değişimleri gerçekleştirmeye en yakın kişilerdir çünkü etrafları da onunla benzer düşünen aktörlerle sarılıdır. Biz istiyoruz ki, her birey dünyayı sevgisi ve şefkati ile değiştirsin. Bunu yaparken de yalnız olmasın ki bir toplum olarak onurlu ve şefkatle yaşayabilelim.

KAYNAKÇA

  • Baudrillard, Jean. (1981). Simulacres et Simulation.
  • Bauman, Zygmunt. (2003). Liquid Love: On the Frailty of Human Bonds
  • Bookchin, Murray. (1971). “Listen, Marxist!”. Post-Scarcity Anarchism içinde.
  • Fromm, Erich. (1962). The Art of Loving.
  • Hayden, Dolores. (1981). The Grand Domestic Revolution: A History of Feminist Designs for American Homes, Neighborhoods, and Cities.
  • hooks, bell. (2000). All About Love: New Visions
  • Sennett, Richard. (1977). The Fall of Public Man.
  • Wilde, Oscar. (1891). The Soul of Man Under Socialism.