Tanrı’nın Zevki

“Bu kalp, dünyanın kalbidir; zira biri diğerini tatmin etmek için vardır.”

Eşyalarla oynamayı çok iyi biliriz. Onları elimizde tutmak, onları takıntılı ritüellerin uyarıcı objelerine çevirmek, içlerinde yürümek, kendimizi onlara fırlatmak ve daha nicesi… Güzel karşıt başparmaklar güzel objelerle oynarlar, sürekli.

Ellerimizle dokunmanın sıkmanın sürtmenin proto-erotik bir keyfi vardır. Zipposuyla oynayan elemanın ya da sınav sırasında kalem çeviren mühendisin durumu sadece fallik tazminat prensipleri ile açıklanamaz. Bu eylemlere elbette ikincil bir eş seçme fonksiyonu atfedilebilir, ama bir arabanın direksiyonunu ve vitesini sıkıca kavramak oldukça tekil bir keyiftir. Bu tekil keyif hiçbir şekilde mastürbasyonla kıyaslanamaz. (Bu kelimeleri yazarken güzel bir klavye kullanıyorum, kelimelerin ortaya çıkışının ve viral yayılışının hayalinden daha ziyade daha dokunmalı bir keyif aldığımı itiraf edeceğim.)

Hatta iddiam şudur ki eğer binlerce yıl öncesinden bir enstrüman ortaya çıksaydı, iyi korunmuş olsaydı ve onu birine emanet edip sıfırdan o enstrümanı çalmayı öğrenmesi için iyi bir para vermiş olsaydık, bu kişi bu objeyi nasıl keyifli bir şekilde manipüle edeceğini öğrenirdi. İlla enstrümanı güzel çalmayı öğrenirdi demiyorum, ama içini dışını incelediğinde kendi proto-erotik keyfinin onu nereye götüreceğini fark ederdi. Diyorum ki, deneğimizin o antik enstrümanla girdiği mainpülasyon-keyif ilişkisi binlerce yıl önce o enstrümanı kullanan Sümerlininkinden hiç de farklı olmayacaktır.

Bu keyfin evrenselliğini belirleyen iki unsur söz konusu. İnsan vücudunun ve karşılaştığımız objenin karşılıklı uzamsal-zamansal yayılımı. Obje aynı tutulursa ve yetişkin bedenlerin de birbirlerinden çok farklı olmadığı düşünüldüğünde bu proto-erotizm evrensel bir karaktere bürünür. Sıkmak tutmak okşamak çevirmek ve nice daha vücutsal işlev objeyle karşılaşmaları sırasında sıralanır ve bir düzen, bir his-keyif profili belirir. İnsan bedenleri de birbirlerinden çok radikal farklar göstermedikleri takdirde bu profilleri objelere atfedebiliriz. Bir objenin his-keyif profilinden bahsedebiliriz. Bunlar asla ama asla klasik erotizm için söyleyebileceğimiz bir şey değildir.

(Bahsettiğim şey çok da radikal değil, kısaca Gibsoncı ekolojik algının “eylem olanakları” kavramına psödo-davranışçı bir tını katarak temellerini kurabileceğimiz bir fikir sunuyorum. Baharat olsun diye psikoanalitik kısmi-obje teorileri de bir yerlere yerleştirilebilir.)

Tabi çocuğun durumu oldukça farklıdır. Küçük boyutundan ötürü farklı his-keyif profilleri üzerinden hareket eder. Çocuk bir halıya oldukça yakındır, o yüzden halının profilini bilir. Üzerindeki tüylere avuçlarını ya da kıçını sürter, bunun keyfinin ne zaman zımpara acısına döneceğini bilir. Boyu uzamış zavallı bizler ise o keyfi çoktan unutmuşuzdur.

Büyük bir beden hayal edelim şimdi. Kavrama yetisi (hem fiziksel hem soyut) bizimkinden çok daha büyük olsun. Ya bir dev ya da tanrı, dünyayı kavradığını hayal edelim. Bizim bilemeyeceğimiz bir şey biliyor. Dünyanın keyfini sürmeyi biliyor. Nasıl manipüle edeceğini biliyor onu. Onu dev bir yumurta gibi okşuyor, üzerindeki dokuları parmak uçlarıyla seçmeye çalışıyor, baskısını değiştiriyor.

İşin şaşırtıcı gerçeği şu ama. Bu tanrı bu keyfin neye benzeyeceğini dünyayı avuçlarında tatmadan önce bilemez. Tahminleri olabilir, ama şaşırma hakkını her zaman korur. Halihazırda bir mutlak bilgiye asla sahip değildir, ama mutlak bilgisi dünya ile kurduğu kavrama ilişki boyunca serimlenir.

Okşanmanın da benzer tekil bir proto-erotizme sahip olduğunu düşündüğümüzde şunu iddia edebiliriz: Dünya onun için olduğu kadar o da dünya için vardır, birbirlerini tatmin etmek için.