Uçta bir Bilim ya da Sidikle Devre Çürütme Çabaları

“İşin teknik detaylarını umrumda/sikimde değil. Bu tür şeyleri silikon vadisinin gerzeklerine bırakıyorum.”

-Simulark

“Sibernetiğin ölü bir bilim olması etkisiz bir bilim olduğu anlamına gelmez. Sibernetik, yaşamın kendisini özünde ölü bir şey olarak düşlediği sürece cesedinin de ardından gelen leşçiler tarafından tüketilmesinde bir beis görmeyecektir.”

-Köşedeki Sosisci Abi

Sibernetikçinin çırağı kendisine bir eleştiri yönlendirdiği zaman tam olarak şu sözleri kullanır. “Saygıdeğer efendim, şimdi size sunacağım eleştiri özünde ikimizin de bir parçası olduğumuz Usta-Çırak sistemi içerisinde Çırak alt sisteminin (slave system) bir temsil (representation) üzerinden bir iletişim (communication) girişimidir. O yüzden bu eleştiri bir rota düzeltme (course correction), yani sizden gelecek elzem negatif geri besleme (negative feedback) için bir taleptir. Böylece üzerimdeki kontrolünüzün amacımıza hizmet eden bir suretini daha ele alabiliriz.”

Sadede gel yavrum.

“Merakım şudur ki gerçekten elimizdeki bu yöntemlerle yaşamın, özellikle insanın psikolojik yaşamının, salt ve eksiksiz bir kopyasının oluşturulup oluşturulamayacağıdır.”

Küçük bir tarih turu: Simya bize özünde imkansız bir şey vadettiği için başarısız olmuştur. Burada imkansız olan yaşamın kopyalanabilir, “doğadışı” yollarla çoğaltılabilir olması değil, aksine bunu yaparken bir yandan da yaşamın gizeminin korunabilecek olduğuna dair sembolizm dolu bir inattır.

Sibernetik tam tersine bu sorunun ancak ve ancak bir mucizeyi ya da gizemleri ilgilendiren bir soru olmadığını fark ettiğimizde cevaplanabileceğini söyler. Yaşamı ancak sıradan ve herhangi şeylerden biriymiş gibi ele almamız gerektiğine dair duruş da buradan ortaya çıkar. Yaşamdan ölüme geçişi, bir sistemin fonksiyonel olarak yerli yerinde oluşundan bozulumuna doğru ilerleyen herhangi sistemsel bir süreçten biri gibi ele alırız. Dolayısıyla yapay sistemlerin canlı olduğunu söylemekte bir sıkıntı yaşamayız. Dolayısıyla yaşamı uzatmak, entropiyle başa çıkabilme yöntemleri kurmak ve bunları sistemlere entegre edebilecek müdahalelerden başka bir anlama gelmez. Beden sağlığı, akıl sağlığı ve toplumsal bütünlük de böyle ele alınabilir.

Söyle, sence insanın içsel yaşamının hangi yanının bir kopyası oluşturulamaz?

“Bana öyle geliyor ki bu kopya sadece bir temsilden oluşacak. Belli girdiler karşısında acı çekmiş gibi davranacak, acı çektiğini söyleyecek, ama asla gerçekten acı deneyimleyemeyecek. Çünkü sahip olduğu şey asla acı değil ama bir acının temsili.”

Yarı ilginç bir noktaya değiniyorsun. Ama şunu sormam gerekir. Böğrüne bir bıçak girdiği zaman, bahsettiğin ve değerli gördüğün o acı hissi, başına gelen eylemin bir acil öncelikli bir sinyale, yani olayın bir temsiline, dönüşmesinden başka nedir ki? Sorduğun soru temsil ve sinyal arasındaki farkın gerçek olmadığını fark ettiğin anda hayalini önemini yitirecektir.

“Ama acının çok kendine has bir hissi var, bunu nasıl anlar ve kopyalayabiliriz ki?”

Bu da kulağa çok basit geliyor. Acıyı fonksiyonel bir tür olarak tanımla, onun işlevlerini orgazmın işlevlerinden farklı kıl. Canın yandığında yapman gereken şeyler çok zevk aldığında yapman gereken şeylerden çok farklıdır çünkü. Hissiyat dediğin şey de sinyallerin yapman için önerdiği eylem karakteristiklerinin farkından daha az ya da fazla bir şey değildir. Birbirleriyle karışmasınlar diye kabloların renklerinin farklı olmasından farksız bir şey bu.

“Ama sinyal taşıyan kabloların renkleri farklı olabilirken acının fenomenal karakteristiği değiştirilemez.”

Önemli olan kablonun kırmızı ya da mavi renkte olması değil, farklı bir renkte olmasıdır. Bu rengin sistem içindeki önemi de diğer renklerle olan kıyasta ortaya çıkar. Acı, zevkten ve açlıktan farklı olduğu sürece fenomenal karakter dediğin şeyin aslında ikincil bir karakteristik olduğu ortaya çıkacaktır. Bu da demektir ki acının fenomenal varlığı da sadece bu farklar ağının varlığına bağlıdır. Eski bir usta buna “fark yaratan fark” demiştir.

“Ama bazen kablolar karışır.”

Evet bazen kablolar karışır. İyi bir sibernetikçinin amacı da sinyallerin net ve belirsizlikten uzak bir şekilde aktarılmasıdır. Bu da bahsettiğim müdahale yöntemlerinin ne kadar elzem olduğunu gösterir bize.

“Hala ikna olmuş hissetmiyorum.”

Ben de senin acı çektiğinden nasıl emin olacağım konusunda kararsızım. Eski zamanlarda kafana vurduğumda acı çektiğini söylüyordun, öyle davranıyordun, bu fenomenal karakter dediğin şey sadece senin ulaşabildiğin bir şey. İstersen acı körü ol, acı çektiğini söyleyip acıya göre davrandığın sürece, yani doğru işlevsel profili sergilediğin sürece içinde ne döndüğü benim için önemsiz. İletişimini sağlayamadığımız şeylerle ilgilenmiyoruz, ama bu ikincil karakteristiğin nasıl ortaya çıktığına dair sana fikirlerimi söyledim ve bunların güçlü fikirler olduğunu düşünüyorum. Kimisi buna solipsizm der. Aksine solipsizm iletişim üzerine kurulu bir görüş için sadece basit bir limit vakadır. İletişimin ne zaman ortada olduğunu söylemek kadar ne zaman ortada olmayacağını söylemek de bir o kadar önemlidir. Yoksa iletişim boş bir kavram olurdu.

“Ama eminim ki bilseniz acımın ne kadar tekil ve ne kadar özel olduğunu, siz de onun kopyalanamazlığına ikna olurdunuz.”

Bak çocuk, sorun elimizde yeteri kadar veri olmaması değil. Sorun senin hakkındaki verilerin birçok farklı ve birbiriyle yarışan varlık tarafından tutuluyor olması. Birazın devlette, birazın GAFAMda. Bugün nerelere gittiğini biliyoruz, nelerle etkileşime girdiğini biliyoruz. Sağlık durumunu biliyoruz. Telefonda ve internette neleri beğendiğini, neleri aradığını, kimleri sağa sola attığını biliyoruz. Tek sorun bunları tek bir varlık olarak bilemememiz. Eğer öyle olsaydı elimizde inanılmaz bir psiko-sibernetik tarih olurdu, senin tarihin. Bütün alışverişlerin, bütün arzuların, bütün ulaşamadıkların, bütün kalp kırıklıkların. Günde ortalama dokuz saat uyuyorsun, üç saatin telefonda, iki saatin bilgisayarda geçiyor. Hiçbir sistemle etkileşimde bulunmadığın sadece 1 saatin var. Kendi kafanı yemek için geçirdiğin, çıldırmak ve acı çekmek için kovuğuna çekildiğin toplam bir saat. Geri kalan yirmi üç saatinin bilgisinden o bir saatte neler yaşadığını bilemiyorsak, pişmanlıklarının rengini, öfkenin sesini mükemmel bir hassasiyetle tahmin edemiyorsak bu yöntemin değil tekniğin ve tekniğin kimin ellerinde olduğuyla alakalı hatadır.

Şimdi yüzünü asıyorsun, mahremiyetinin ihlal edildiğine dair boş düşüncelere sahipsin. Hepsi de öngörülebilir tepkiler. Kafayı yeme, kafanı kus. İçini boşalt. Başka türlü yakın gelecekten hayatta çıkamazsın.

Ve şimdi de öfkeyle kaşların çatılıyor, şiddet arzusuyla dudakların kıvrılıyor. Ben de bu noktada tuşa basıyorum ve seni sona erdiriyorum.

Beni şaşırtmıyorsun.